Pazar günü Bulgaristan’da gerçekleştirilen Başmüftülük seçimi sonuçlandı ve Ahmed Hasanov ülkenin yeni Başmüftüsü olarak seçildi. Bulgaristan’da Başmüftü, ülkenin farklı bölgelerinden gelen cami delegeleri, din görevlileri ve Müslüman toplum temsilcilerinin katılımıyla toplanan Milli Müslüman Konferansı tarafından seçiliyor. Seçilen kişi, Bulgaristan Müslümanları Başmüftülüğünün en üst dini temsilcisi olarak 5 yıl görev yapıyor. Bu yapı, sadece kurumsal bir seçim mekanizması değil, Bulgaristan Müslümanlarının kendi iç iradesini yansıtan tarihi bir gelenek olarak da görülüyor. Bu yönüyle Başmüftülük kurumu, yaklaşık 700 yıla yaklaşan bir Müslüman varlığının Balkanlar’daki devamlılığını temsil ediyor.

Osmanlı döneminden bugüne uzanan bu tarihsel bağ, sadece dini bir süreklilik değil, aynı zamanda kültürel, sosyal ve kimliksel bir hafıza hattı olarak da varlığını sürdürüyor. Seçim sürecine dair konuştuğum farklı isimlerden, sahayı bilen insanlardan ve Bulgaristan Türk toplumunun içinden gelen ortak yaklaşım. Başmüftülük sadece bir dini makam değil, Balkanlar’daki Müslüman hafızanın, kimliğin ve varlığın taşıyıcısı olan bir emanet. Bunu orada yaşayanlar çok daha iyi biliyor aslında. Çünkü mesele sadece cami yönetmek, islami hizmet yürütmek değil. Bir kimliği ayakta tutmak, bir hafızayı diri tutmak meselesi.

Bugün Başmüftülük dediğimiz yapı, camilerden Kur’an kurslarına, vakıf işlerinden din eğitimine kadar geniş bir alanı omuzluyor. Ama aynı zamanda şunu da yapıyor. Koparılmak istenen bir toplumsal hafızayı yeniden bir arada tutuyor. Bu noktada şunu da özellikle söylemem lazım. Balkanlar’da İslam’ın bugün hâlâ nefes alabilmesinde sadece resmi kurumlar değil, Türkiye’den giden sivil toplum kuruluşlarının (STK) çok ciddi bir emeği var. Komünizm döneminin bıraktığı ağır bir boşluk var orada. Sadece siyasi bir boşluk değil bu islami hayatın içine işlemiş bir boşluk. Camiler var ama içi boşalmış, ibadetin günlük hayatla bağı zayıflamış.

Bu yüzden STK’ların oradaki varlığı bence sadece “yardım faaliyeti” değil. Daha derin bir şey. Bir yeniden temas, bir yeniden hatırlatma işi. Yıllarca Bulgaristan’da Kur’an öğretimi yapmış bir dostumun anlattıkları bu tabloyu daha da netleştiriyor. Onun gözlemi şu. Orada İslami hayat uzun yıllar ciddi şekilde geri çekilmiş durumda kalmış. Komünizm döneminden kalan baskı, sadece sistemi değil, insanların günlük islami düşünce ve yaşamlarını da etkilemiş. Buna rağmen tamamen kopmuş bir yapı yok. Aksine, derinde duran bir aidiyet var.

İnsanlar Müslüman olduklarını biliyor ama bunu nasıl yaşayacaklarını yeniden öğrenmeye ihtiyaç duyuyorlar. Bu yüzden Kur’an öğretmek bile orada çok büyük bir anlam taşıyor. Bizim burada sıradan gördüğümüz bir eğitim faaliyeti, orada bazen bir yeniden başlangıç gibi karşılık buluyor. Hatta o arkadaşımın anlattığına göre, Kur’an öğrenmek isteyen insanların ilgisi çoğu zaman beklenenden çok daha yüksek oluyor. Bir çeşit susamışlık hali var. Bunu özellikle altını çizerek söylüyorum. Orada mesele İslam’a karşı bir uzaklık değil, daha çok uzun süre koparılmış bir bağın yeniden kurulması meselesi. İşte STK’ların ve gönüllülerin kıymeti burada ortaya çıkıyor. Sadece bilgi götürmüyorlar aynı zamanda bir hatırlama alanı açıyorlar. Bir çocuğun Kur’an’la tanışması, bir gencin islami kimliğiyle yeniden bağ kurması, aslında küçük bir şey değil.

Orada büyük bir toplumsal karşılığı var. Bu çalışmalar kıymetli ama hâlâ daha fazlasına ihtiyaç var. Daha çok insan, daha çok süreklilik, daha çok koordinasyon gerekiyor. Çünkü kırılmış bir hafızayı kısa süreli çalışmalarla toparlamak mümkün değil. STK’lar ile resmi otoriteler arasında da sağlıklı bir denge kurulması gerekiyor. Çatışmadan değil, birbirini tamamlayan bir yapıdan bahsediyorum.

Başmüftülük burada merkezde duran bir omurga gibi düşünülmeli. Görüşme yaptığım birçok kişi şunu da özellikle vurguladı. Bulgaristan’daki mesele sadece Bulgaristan’ın iç meselesi değil. Orada yaşayan Türk ve Müslüman varlığı, Balkanlar’ın tamamını ilgilendiren bir tarihsel alan.

Balkanlar zaten Türkiye için sadece bir coğrafya değil ortak hafızanın, ortak acıların ve ortak kültürün yaşadığı bir alan. Yakın tarihte yaşanan zorlukları da düşündüğümüzde, Bulgaristan Müslümanlarının inançlarını ve kimliklerini korumak için ciddi bedeller ödediği ortada. Bu yüzden Başmüftülük, sadece bir kurum değil o hafızayı taşıyan bir köprü gibi duruyor. Türkiye’nin bölgedeki varlığı da sadece diplomatik değil.

Aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir sorumluluk alanı. Ama bu sorumluluğun en sağlıklı hali, yerel gerçekliği görerek, oradaki insanların iradesini ve ihtiyaçlarını merkeze alarak yürütülmesi. Doğru temas kurulduğunda, Balkanlar’da İslam hâlâ canlı, hâlâ karşılığı olan ve hâlâ güçlü bir şekilde yeniden toparlanabilecek bir yapı. Temennim, yeni dönemin Bulgaristan’daki Müslüman toplum için birlik ve toparlanma dönemi olması. Başmüftülük kurumunun da bu tarihi sorumluluğu daha güçlü şekilde taşımasıdır.