Kıymetli okuyucular, Ramazan-ı Şerifinizi tebrik eder, sağlık ve afiyet içinde bayrama ulaşmanızı Allah’tan niyaz ederim. Böyle mübarek bir günde, niçin bu dramatik konuyu gündeme getirdiğimi sorarsanız, cevap vereyim.
Mübarek Ramazan; nefsimize hakim olma, fakirin halini idrak etme, zekat, fitre, sadaka ile muhtaçları sevindirme ayıdır. Kısacası, kendi rahat dünyamızdan sıyrılıp, sıkıntıda olan Müslümanları hatırlamak, onlara yardım etmek, şayet hiçbirini yapamıyorsak duada unutmamaktır.
Ramazan, Gazze katliamında şehit olan 70 bin kardeşimizi, yaralanan yüz binlerce dindaşımızı unutmadan maddi ve manevi yardımlarımızı esirgememektir. Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında inleyen milyonlarca kardeşimizi hatırlamaktır. En azından bu mazlum insanların hallerini bilip, dua etmektir. Onların kederlerini ve ızdıraplarını kalbimizin derinliklerinde hissetmektir.
“Gazze’de çok açık bir soykırım var, biz bunu gördük. Ama Türkistan’ı göremiyoruz. Nasıl öldürdüklerini, neler yaptıklarını görmüyoruz. Doğu Türkistan’da öyle bir soykırım var ki, insanlar soykırıma uğradıkları halde gözyaşlarını bile göstermekten mahrumlar.”
Bu sözler geçen hafta Eskader tarafından düzenlenen Bab-ı Ali sohbetlerinde konuşan kıymetli bir ilim ve fikir adamına ait. Doğu Türkistan Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Abdülhamit Avşar hiç duymadığımız, bilmediğimiz şeyleri anlattı. Doğu Türkistan’ın dünü ve bugünü hakkında ilginç bilgiler verdi. Abdülhamit hocamızı dikkatle dinlerken, bir kere daha kahrolduk, öfkelendik, kederlendik ve çaresizliğimize esef ettik. İki milyarlık İslam Alemi niçin bu hale düştü? Neden böyle duyarsız ve umursamaz oldu? Çin’in planlı ve örtülü zulmüne, bir milleti yok etmesine nasıl sessiz kalınabilir? Filistin ve Gazze’deki katliama gösterdiğimiz tepkiyi, Çin zulmüne karşı göstermemiz gerekmez mi?
Prof.Dr. Abdülhamit Avşar, Doğu Türkistanlı bir ailenin çocuğu olarak 1964’te Afganistan’da dünyaya gelmiş. Ailesi 1949’daki Doğu Türkistan’ın işgalinden 12 yıl sonra, Pamir Dağlarını geçerek üç ay süren zorlu bir yolculukla Afganistan’a gitmiş. Burada dört yıl kaldıktan sonra Türkiye’ye getirilip Kayseri’de Ahmet Yesevi Mahallesine yerleştirilmişler. Abdülhamit Avşar, ilk, orta ve lise öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Siyasal Bilgiler’de lisans, yüksek lisans ve doktora yapmış.
İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof.Dr. Abdülhamit Avşar, gençliğinde büyük mücadele adamı İsa Yusuf Alptekin’le birlikte çalışma bahtiyarlığına erişmiş. Doğu Türkistan’ın Sesi Dergisinde çalışmış. Şimdi hocamızı dinleyelim:
“Çin Komünist Partisi 1949’da Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra ilk uygulaması, buraya nüfus taşıma politikası oldu. O zamanki nüfus sayımına göre Doğu Türkistan’ın nüfusu 9 milyon civarında, Çinli nüfusu ise %1.5. Şimdi Uygur Özerk Bölgesi diyorlar ya, Çinli nüfus %50’yi geçmiş durumda. Çin’in askerlik sisteminde herkes askere alınmıyor. Bazıları tarlada, bağda çalıştırılıyor. Tarım Ordusu deniyor ona. Bunları sevk ettiler. Daha sonra ne kadar cezaevinden çıkmış insan varsa onları yerleştirdiler. İşgalden bugüne kadar sistematik olarak hep devam ettirdiler.
Sovyet Devleti’nin dağılmasından sonra Çin, Doğu Türkistan tekrar bağımsız olur diye çok korktu. Sovyet Devleti dağıldı. Bütün Türkler bağımsız oldu. Uygurlar da bağımsız olur mu diye, biraz daha şiddet, biraz daha baskıyı arttıran yeni bir politika ortaya koymaya başladılar. Bu politika nedir? Öncelikle yavaş yavaş Uygurlara, Türklere ait dilin yasaklanması. Üniversite eğitimi yapan Uygurca bölümlerin kapatılması. Daha sonra diğer okullarda, şimdi anaokulunda bile Uygurca yasak. Uygurca yerine Çince tabelaların ön plana geçirilmesi. Çinlilerin her şehrin içerisinde koloni oluşturacak şekilde yerleştirilmesi. Bürokrasinin, Çinliler tarafından oluşturularak Türklerin sistem dışında bırakılması gibi bir uygulamaya başladılar.”
Haftaya İnşaallah aynı konuya devam edeceğim.