Son yıllarda büyük atılımlar yapan savunma sanayiinin bugünlere nasıl geldiğini unutmamak gerekir. Şanlı tarihimizin bazı dönemlerinde dünya çapında rekabet gücüne ulaşmış, bazı dönemlerde ise ithalat ve taklide yönelmiş olan savunma sanayiini kısaca inceleyelim.

Herşeyden önce şunu belirtmekte yarar var. Savunma, sürekli geliştirilen silah ve savaş sanayiinin bir parçasıdır. Daha açıkçası emperyalist ve saldırgan ülkelere karşı korunma ve caydırıcılık gücünü temsil etmektedir. Bunun en belirgin örneği yakın zamanda ABD Savunma Bakanlığı’nın adının Savaş Bakanlığı olarak değiştirilmesidir. Kelimeler önemsiz görünse de arkasındaki zihniyeti ortaya koyması bakımından çok anlamlıdır.

Özellikle kuruluş yıllarındaki Kızılderili soykırımı ve Afrika gibi ülkeleri sömürürken yaptığı katliamlarla sabıkalı olan ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya attığı iki atom bombasıyla savaş ve saldırganlığın sembolü olmuştur. Yani bir tarafta silah ve savaş sanayii, diğer tarafta caydırıcılık ve savunma sanayii karşılıklı olarak gelişmektedir.

TDV İslam Ansiklopedisi’nde savaş; modern devletler hukuku doktrinine göre “tarafların çıkarları doğrultusunda birbirlerine isteklerini zorla kabul ettirmek amacıyla ve devletler hukukunca öngörülmüş kurallar çerçevesinde iki veya daha fazla devlet arasında yapılan silahlı mücadele” şeklinde tanımlanmıştır.

Müslümanların savaşa bakış açıları ise:

“İslam ülkesinin ve müslümanların güvenliğini tehdit eden ve Cenab-ı Hakk’ın bütün insanlığın mutlak yararını gerçekleştirmek üzere gönderdiği son dinin insanlara ulaşmasını engelleyen güçlerle mücadele etmenin ve bu uğurda bütün çabayı göstermenin nihai çaresi” olarak ifade edilmiştir.

Bu ifadeler saldırganlık değil, savunmanın ve mazlum insanları korumanın gereğini yerine getirmek için son çare olarak silahlı mücadeleye başvurulacağını açıkça ortaya koymaktadır. Bu yüzden de her zaman güçlü ve savaşa hazır olmak, barışın ve savunmanın en önemli şartı olarak görülmüştür. Abdülhak Molla’nın şu beyti ne kadar manidardır:

“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;

Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salâh.”

(Bütün devletler başarı ve kurtuluşu bu deyim ile bulur;

Eğer barış ve huzur istiyorsan savaşa hazır olmalısın.)

Bu yüzden İslami kaynaklarda savaş yerine cihad kavramı öne çıkmıştır. Yani hiçbir dünyevi menfaati gaye edinmeden sadece Allah rızası için sefere çıkmak, “fi-sebilillah” cihad etmek asıl hedef olmuştur.

Sanayi devriminden sonra teknolojideki hızlı gelişme; iletişim, üretim, ulaşım, ticaret ve turizm alanlarında uygarlığa büyük hizmetler etti. Fakat aynı zamanda silah ve savaş sanayiinin akıl almaz boyutlara ulaşması ve kitlesel imha potansiyelinin artmasına sebep oldu.

Emperyalist ülkeler, elektronik ve bilgisayar teknolojisi sayesinde çok güçlü ve yıkıcı silahlar üreterek, bunlara karşı savunma yapacak anti sistemleri devreye aldı. Kendileri dışındaki ülkeleri bu korkunç silahlara karşı “savunma sanayii” harcamalarına mecbur bıraktı. Fakat bu savunma harcamalarından en büyük payı yine kendileri aldı.

ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya koyduğu bir programla; elinde kalan eski teknolojiye ait silahları bağış veya krediyle gelişmekte olan ülkelere vermiş, onları kendine bağımlı hale getirmiştir. Bu ülkelerdeki Milli Savunma Sanayiinin gelişmesini engellemiş ve kendi ürettiği silahları istediği fiyata satmıştır.

Milli Savunma Sanayii öncülerinden Şakir Zümre, Nuri Killigil, Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ çok ciddi ve önemli girişimlerde bulunmuş ama dış güçlerin etkisiyle hep önleri kesilmiş ve fabrikaları kapatılmıştır.

Türkiye; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren silah ve cephane fabrikaları ile uçak imalatı konusunda önemli atılımlar yapmış olmasına rağmen, 1948’den itibaren askeri harcamalarını ABD kontrolünde yürüttüğü için, ancak 2000 yılından sonra ciddi anlamda Milli Savunma Sanayiine yönelebilmiştir.