İnsanın bir parçası kopuk yaşaması için ille de köklerinden ayrılıp binlerce kilometre öteye savrulmasına lüzum yoktur. Bazen insan, kendi mahallesinin en gürültülü köşesinde, en tanıdık kalabalığın omuz omuza verdiği bir meydanda bile o derin yarığı göğsünde taşır. Etrafınızdaki kalabalık arttıkça, içerideki boşluk daha da serin bir rüzgar estirir.

Yetersizlik ve eksiklik, dışarıdan sürülen bir leke değil, içeriden sızan karanlık bir sudur.

Bu öyle ağır bir yüktür ki, bazen onu bir başkasına açıklamaya, dillendirmeye mecal bulamazsınız. Eskilerin ferasetiyle isimlendirdiği, insanın o ince dengesini anlatan bir hal vardır: Sükûtun Özgül Ağırlığı. Nasıl ki diplomasinin o görünmez tartısında sözün hacmi arttıkça etki gücü düşüyorsa; insanın iç dünyasında da sarsılmaz bir ölçü vardır. İçinizdeki o sızıyı izah etmeye, kelimelere dökmeye çabaladıkça sözün gürültüsü artar, ama ruhun özgül ağırlığı düşer. Anlatmaya çalıştıkça ufalanır; kelimelere döküldükçe, aslında tamamlamaya çalıştığınız o zedelenmiş parçalarınızdan daha da fire verirsiniz.

İşte yıllar evvel, eğitim için bulunduğum Berlin'de, gurbetin o kemik sızlatan ayazında bu gerçeğin tam zıddına şahit olmuştum. DİTİB Merkez Camii'nin o ağır ahşap kapısından içeri adım attığınızda, kelimelerin ve izahatların bittiği, halin ve sükûnetin konuştuğu bir coğrafyaya girerdiniz. O eşik, sadece taş ve ahşap yığını değil, nefes alan bir dayanışma gövdesine açılırdı. Hafta içi o safları dolduran sessiz omuzlar, birbirinin yarasını sarmak, birbirinin boşluğunu usulca örtmek için oradaydı.

Orada kimse eksik değildi, çünkü kimse kendini kanıtlamak veya anlatmak için çabalamıyordu. Pazar buluşmasının ardından kurulan o hakikat sofrası... Tanımadığın birinin kendi hanesinden getirip sessizce önüne koyduğu bir zeytin tanesinde, binlerce kilometrelik o coğrafi yırtık dikiliveriyordu.

Fakat bu sarsılmaz bağ, yalnızca o ahşap kapının ardıyla da sınırlı değildi. Aynı şehrin sokaklarında, kiliselerin yamacına iliştirilmiş küçük mekânlarda, elden düşmüş kıyafetlerin usulca temizlenip neredeyse yok pahasına ihtiyaç sahibine uzatılışına da şahitlik ederdiniz. İnancın ve mekânın adı değişse de, eksiği tamamlama gayesi değişmiyordu. Bunlar; sessiz sedasız işleyen, gösterişten uzak ama koca bir toplumu çökmekten kurtaran, geri dönüşümü en yüksek erdemli hamlelerdi. Herkes susuyor ama herkes birbirini yurdu biliyordu.

Aslında bu yarım kalmışlık sancısı, sadece büyük coğrafyalarda yahut mabetlerin avlularında aranmaz. O ince sızı; bazen ağızda dağılan bir tahinli kurabiyenin genzi yakan tadında, bazen dumanı tüten sebzeli bir bulgur pilavının sıcaklığında, bazen sofradaki bir kalamarın o tarifi güç hüznünde, bazen sizi alıp geçmişe götürebilen bir fincan kahvenin o köklü kokusunda pusuya yatar. Kimi zaman da tarifi imkânsız, çipil çipil bakan bir çift gözün kıyısında beliriverir; sizi tamamlamaya en yakın olan şeyin aslında hiçbir zaman bir kelime olmadığını o bakışta anlarsınız.

İtiraf etmeliyim ki; hayatta en çok ürktüğüm his, eksik kalmak değil, tamamlandığımı zannetmektir. Ne zaman içimde her şeyin bittiğine, "artık oldum" dediğime dair o meczup his uyanacak olsa, o çipil çipil bakan gözler düşer aklıma. İçimde ördüğüm kof kibir kulesi usulca yıkılır. Anlarım ki insan hiçbir zaman kendi başına tam olamaz. Bizi insan kılan, o kapanmayan yaramız ve her daim bir diğerine duyduğumuz o ağırbaşlı muhtaçlıktır. Ve yine de bu muhtaçlığın içinde bile insana düşen bir kıble vardır: isteme makamında kalabilmek. Şartlar ne olursa olsun; ev değişse, iş yeri değişse, yollar değişse... En cömert olanın makamında inancını yitirmediğin sürece, gözüne Hollywood ya da Bollywood perdesinden bakılmış gibi uzak ve erişilmez görünen pek çok şeyin aslında o inancın ufkunda olduğunu görürsün. Bunu kâh matematikle anlarsın, kâh pratik bir zekayla, kâh adını tam koyamadığın bir sezgiyle. Mesele en iyi olmak değil; öz disiplinle yola çıkabilmektir. Tıpkı tarayıcında yeni bir sekme açar gibi; o an elinde olan tek şey bir penceredir, ama o pencereyi açtığında inancının ve ufak da olsa başlamanın, başarabildiğinin olduğunu görürsün.

Bunu kelimelere nasıl dökebilirim ki? Muhtemelen o itirazlar hemen yükselecektir: "İyi de hayatında hiç kalamar yememiş ki!" "Peki oltası var mı?" "Hayır, yok." O vakit usulca, "Öyleyse git, en yakın toprağa bir zeytin çekirdeği ekiver" dediğinizde, o telaşlı zihin anında hazır cevabını yapıştırır: "Ama ne zaman büyüyecek? Hem evde zeytin de yok ki!"

İşte bu; hesabın ve izahatın insanı teslim aldığı andır. Bir kumrunun sesindeki o kadim duayı, elindeki tüccar terazisiyle yahut rakamların soğuk kibriyle daha net duyabileceğini sananların çıkardığı gürültüdür bu. Oysa insanı bu hesapçı girdaptan kurtaracak olan yegâne sığınak; toprağa, o kara köklere yeniden ayağını basabilmektir. Kâh bir secdede alnı yeryüzüne bırakmanın vakarı, kâh ufacık bir tohumu toprağın karnına usulca emanet edebilmenin o saf iyi niyetidir bizi tamamlayacak olan.

Ve kökler yalnızca toprağa uzanmaz; bazen devlet aklının derinliklerine de uzanır. Bugünlerde resmi tebliğlerin satırları arasında usulca beliren güncel bir adım, sokaklarda ve mabetlerin avlularında aradığımız bu tamamlanma felsefesinin kurumsal karşılığıdır. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun; çocuk hasreti çeken aileler için tüp bebek tedavilerini, şifa arayanlar için kaplıca masraflarını ve ağır hasta bir evladı yaşatmak için tek umut olan kök hücre vericisi kardeş tedavisini üstlenmesi, sıradan bir mali destek bülteni değildir.

Bu karar; kendi hanesinde yarım kalmış, evlat hasretiyle eksilmiş veya bedeni yorgun düşmüş vatandaşına, devletin o ağırbaşlı gövdesiyle yaklaşıp eksiğini onarma iradesidir. Kırk yaşın altındaki bir annenin sessiz duasına yetişmek, toprağın derinliklerinden gelen bir kaplıca şifasına ulaşamayan hastanın yol masrafına omuz vermek... Tıpkı o ahşap kapının ardında, kilise yamacında yahut toprağa usulca bırakılan o tohumda olduğu gibi, burada da devlet vatandaşının göğsündeki o derin yarığı kapatmak, ailenin eksik kalan omurgasını doğrultmak için o sarsılmaz dengeyi kuruyor.

Bugün eski dostlukların çatırdadığı, aile sofralarının arasına görünmez duvarların örüldüğü yerlerde bu hüznü görüyoruz; ama aynı zamanda o hüznü dağıtanları da görüyoruz. İyi insan olarak anılmak için uzaklara dalmış bir göze ihtiyaç yoktur. Dünya hiçbir zaman ufuktaki o belirsiz iyiliğe muhtaç olmamıştır; her zaman yanı başındaki omza dokunan ele muhtaç olmuştur. O gözler uzaklara değil karşısındakine bakıyorsa, o eller omuzlara dokunabiliyorsa, işte ancak o zaman tam olmaya yaklaşılır. Ama bazen o el uzanmaz. Bazen kimse yoktur. Bazen en yakın omuz bile o anda başka bir yükün altındadır. O sessizliği ben de bilirim.

İşte tam o anda insan, içinde taşıdığı o kırık ama sönmemiş şeyle yüzleşmek zorunda kalır. O yüzleşmenin eşiğinde sağ kulağımda hep aynı ses çınlar: "Canını sıkman gereken tek bir sebep var; hâlâ kendini bir şey zannetmen." Sol kulağımda ise başka bir gerçek: "Olumsuzlama zekayı zinde tutar." Bu iki ses çelişmez, birbirini dengeler. Biri kibri eritir, diğeri durağanlığı.

Ve tam o denge kurulacakken babamın sesi girer araya: "An bu an, dakika bu dakika, saniye bu saniye." Geçmişin ağırlığını ya da geleceğin sisini taşımak için değil; sadece o adımı atmak için ayakta durmak yeterlidir.

Sonra aynada kendini görürsün; düşüncelere dalmış, kaybolmuş gibi. Ve o sessizliğin içinden bir cümle yükselir: "Bana saygı duymanı kendim için değil, senin için istiyorum."

İşte o cümle, çukur zannettiğimiz yerin tam ortasında bizi bir sonraki eşiğe taşır. Oranın çukur mu olduğunu, yoksa havalandırılmayı, işlenmeyi bekleyen bir toprak mı olduğunu ancak o eşikten görebiliriz. Bazen devam etmek, aşmak için değil; tam da o toprağın kıymetini bilmemiz için gereklidir.

Çünkü bu, dışarıdan alınan bir bilgiyle değil, yalnızca kişinin kendisiyle kurduğu o sessiz hesaplaşmayla mümkündür. Çarpım tablosunu bilmeyen biri size matematik öğretebilir; zira mesele ezberlenmiş bilginin aktarımı değil, o bilgiye ulaşma iradesinin içten gelmesidir. Kişinin neyi bilip bilmediği değil, kendisiyle ne kadar dürüst olduğu belirler o eşiği.

Oysa insan insana, kurum vatandaşa kelimelerin gürültüsüyle değil, ancak eylemin sükûnetiyle şifa olur. Sofra kurulur; söz değil, ekmek bölünür.

Kelimelerin yorduğu bir akşamüstü, usulca etrafınıza bir bakın. Sofra hâlâ kurulu, ekmek hâlâ sıcak; yalnızca eller uzanmayı bekliyor. Belki de tam olmanın sırrı, eksiğini kapatmakta değil, o eksiğiyle birlikte yürümeyi göze alabilmektedir. Sözü çoğaltıp eksiğimizi mi büyütüyoruz, yoksa sessiz bir sofranın kenarına ilişip, yarım kalan yanımızla omuz omuza mı yürüyoruz? Yarım kalanlar, anlatılarak değil; yan yana durularak tamamlanır.