İnsan doğduğu gün büyümeye başlamıyor belki de. Bazen insan, en çok kırıldığı gün büyüyor. Bazen bir vedanın ardından, bazen ilk kez tek başına verdiği bir kararın içinde...

Yaşımız ilerledikçe büyüdüğümüzü düşünüyoruz. Çocukken bir an önce yetişkin olmak istiyoruz. Daha özgür olmak, kendi kararlarımızı vermek, kimseye hesap vermeden yaşamak… Sonra yıllar geçiyor ve anlıyoruz ki büyümek, sandığımız kadar basit değilmiş.

Büyümek; yaş almak değilmiş.

Bazen insan yirmisinde çocuk kalıyor, bazen hayat öyle bir şey öğretiyor ki daha yolun başındayken yılların olgunluğunu taşıyor.

Çünkü insanı büyüten takvim değil, yaşadıkları.

İlk kez kendi kararının sorumluluğunu aldığında büyüyorsun. Hatalı olduğunu kabul ettiğinde, her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını anladığında, bazı insanların hayatında kalmayacağını kabullendiğinde…

Ve belki en önemlisi, her şeyi kontrol edemeyeceğini fark ettiğinde.

Çocukken her şeyin bir açıklaması olsun istiyoruz. Bir şey olmadığında “Neden?” diye soruyoruz. Büyüdükçe bazı soruların cevabını hemen bulamayacağımızı öğreniyoruz.

Bazen çok istediğimiz bir kapı açılmıyor.

Bazen uğruna emek verdiğimiz bir şey olmuyor.

Bazen gitmesini hiç istemediğimiz biri gidiyor.

Bazen bütün planlarımız bir anda değişiyor.

İşte insan belki de tam o anlarda büyüyor.

Çünkü hayatın her zaman bizim istediğimiz gibi ilerlemeyeceğini kabul etmek kolay değil. Fakat olgunluk biraz da burada başlıyor: Her şeyi değiştiremeyeceğini bilmek ama yine de elinden geleni yapmak.

İnsanın büyümesi biraz da kabullenmeyi öğrenmesi demek.

Kabullenmek ise vazgeçmek değil. Bazı şeylerin bizim kontrolümüzde olmadığını kabul edip yolumuza devam edebilmek.

Yaş aldıkça hayata bakışımız da değişiyor. Eskiden büyük mesele gibi görünen şeyler küçülüyor. Küçük sandığımız şeylerin ise aslında ne kadar kıymetli olduğunu fark ediyoruz.

Birlikte içilen bir kahvenin, aileyle geçirilen sıradan bir akşamın, sevdiğimiz birinin sesini duymanın…

Çocukken bunların değerini bilmiyoruz. Çünkü sahip olduğumuz şeylerin hep bizimle kalacağını sanıyoruz.

Oysa büyüdükçe anlıyoruz ki hayat, bize hiçbir şeyi sonsuza kadar garanti etmiyor.

Belki de bu yüzden insan büyüdükçe şükretmeyi öğreniyor.

Bir başka büyümek biçimi de affetmek.

Affetmek her zaman yapılanı unutmak değil. Bazen sadece geçmişin bugününüzü yönetmesine izin vermemek. İnsan kendisini kıran herkese yeniden kapısını açmak zorunda değil; ama o kırgınlığı yıllarca içinde taşımak zorunda da değil.

Çünkü insan bazen başkasını değil, kendi kalbini özgür bırakmak için affediyor.

Ve galiba büyüdükçe susmanın da bir cevap olduğunu öğreniyoruz.

Her söze karşılık vermek, herkese kendimizi anlatmak, herkes tarafından sevilmek zorunda olmadığımızı anlıyoruz.

Kendimizi başkalarına anlatmak yerine, kendimizi tanımaya başlıyoruz.

Belki gerçek büyümek tam olarak burada başlıyor.

Kendini tanımakta.

Neyi istediğini, neyi istemediğini ve hayatın hangi yollarında gerçekten huzur bulduğunu fark etmekte…

Ve sonunda insan şunu öğreniyor:

Her şeyi planlamak zorunda değiliz.

Bazen elimizden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah'a bırakmak da büyümektir. Çünkü insanın gücünün yetmediği yerde teslimiyet başlar.

Peki insan ne zaman büyür?

Hayatın her zaman istediği gibi olmayacağını anlayıp yine de güzelliği aramaya devam ettiğinde.

Belki büyümek çocukluğumuzu kaybetmek değil; hayatın bütün zorluklarına rağmen içimizdeki o saf bakışı koruyabilmektir.