Geçtiğimiz günlerde Amerikan başkanının yakın ekibi tarafından sosyal medyaya servis edilen o sarsıcı görüntülere bir bakın. Washington’ın ağır kapıları ardında, devasa silahlara hükmeden sarı saçlı liderin etrafında toplanmış Evanjelist rahipler… Ellerini onun omuzlarına koyarak gökten inecek kanlı bir zafer için dua ediyorlar. Onu, karanlık güçlerle savaşması için gönderilmiş bir kurtarıcı olarak selamlıyorlar. Aynı saniyelerde, uluslararası ajanslara düşen görüntülerde Tahran’ın sokaklarından "İmam Mehdi’nin intikamı" ve "Kerbela" ağıtları yükseliyor.

Kıyamet, artık yalnızca kutsal metinlerde değil, avuç içimizdeki ışıklı cam kırıklarında yaşanıyor.

Batı basınına sızdırılan son istihbarat raporlarına göre, ülkemizin de adının karıştığı yeni bir savaşın fitili ateşleniyor. Füzelerin Kıbrıs'taki üslere düştüğü haberleri manşetleri süslüyor, taşeron örgütler sınırımızda haritaları yeniden çizmeye yelteniyor. Tam bu ağır teopolitik buhranın ortasında, parmak uçlarınızla kaydırdığınız o cam yüzeyde sıradan bir başlığa takılıyor gözünüz: "Evdeki kötü kokulardan nasıl kurtulursunuz?" Hemen altında Amerikan magazin sitelerinden çevrilmiş bir başka garabet: "Yedek kulübesinde içilen bir bardak meşrubat yüzünden patlayan milyonluk boşanma davası."

Zihnimiz paramparça.

Bir yanda dünyanın sonunu getirebilecek bir savaşın menzilini hesaplarken, diğer yanda salata kaselerinin modasının geçip geçmediğini anlamaya çalışıyoruz. Ortaokul talebesinin de, yetmiş yaşındaki bir pirifaninin de dimağını aynı anda donduran bu ağır yüke ben "karar tozu" diyorum. Literatürde henüz bir karşılığı olmayan ama şuurumuzu sinsice kemiren bu ağırlık; her gün maruz kaldığımız binlerce lüzumsuz haberin, gereksiz cümlenin ve fark edilmez kararların üst üste yığılıp bizi felç etmesi halidir.

İnsanlık yüzyıllar boyunca kıtlıkla, habersizlikle, yoksullukla mücadele etti. Oysa bugün bizi çökerten şey yoksunluk değil; maruz kaldığımız bu boğucu bolluktur. Şimdi, şeytanın avukatlığını yapalım. Bütün bu olup bitenlere anında vakıf olmanın, Amerikan başkanının gizli dualarını saniye saniye izlemenin ve ülkemiz üzerine kurulan tuzakları anlık okumanın bizi daha güçlü kıldığını iddia edebiliriz. Ne de olsa her rüzgârın yönünü bilen yelkenli, fırtınaya hazırlıklı olur, değil mi? Zannediyoruz ki, dünyadaki her velveleye kulak kabartırsak devleti de, hanemizi de daha iyi savunuruz. Bize sunulan bu sınırsız malumat tufanı, sahte bir özgürlük hissi veriyor.

Fakat hakikat şudur: Her şeyi bilen zihin, hiçbir şey yapamaz.

Bu kesintisiz felaket sağanağı bizi hazırlıklı kılmaz; aksine şuurumuzu yorar. Her an her şeyin yıkıldığı hissi, iç dünyamızın muvazenesini bozuyor. Gerçekten hayati olan can damarı meselelerimiz ile sıradan teferruatlar birbirine karışıyor. Dimağımız, bu karar tozunun altında kalarak kılını bile kıpırdatamayacak kadar ağırlaşıyor. Bilgi bir silaha dönüşüyor ama bu silah, namlusu bize dönük bir şekilde kendi elimizde patlıyor.

Sınırlarımızda kanlı bir tarih sil baştan yazılırken, devlet aklının ve milletin en çok muhtaç olduğu şey gürültülü bir kalabalık değil, zihni berrak bir sükûnettir. Türkiye'yi hedef tahtasına koymaya yeltenen küresel mahfillerin en güvendiği silahları, balistik füzeleri değildir. Bölgeyi ateşe verenler, adeta bizim bu zihinsel dağınıklığımıza, o ışıklı yüzeylere kilitlenmiş uyuşukluğumuza güveniyorlar. Bizi silahla kuşatmadan önce, şuurumuzu esir almaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Dikkati dağılmış bir topluluk, kendi evinin yanışını bile bir rüya misali donuk gözlerle izler.

Ya bu tufanın bizi yutmasına rıza göstereceğiz ya da gözlerimizi o bitmek bilmez kargaşadan çekip, hakikatin o sessiz ve kurucu limanına sığınacağız. Gürültüyü kısmak, vatanı savunmanın ilk adımıdır. Yarınlar, fırtınanın ortasında nereye bakacağını bilenlerin omuzlarında yükselir.