Bir toplumu çökertmenin en ucuz yolu onu içeriden çatıştırmaktır. Tankla girmenin maliyeti vardır; ama zihinlere sızmanın faturası yoktur. Bugün İslam coğrafyasında yaşanan pek çok gerilimin arka planında da aynı akıl çalışıyor: Kardeşi kardeşe kırdıran strateji.

Dikkat edin… Yıllardır gerilim hattı canlı tutulan Afganistan ile Pakistan arasındaki krizler, sınır çatışmaları ve karşılıklı suçlamalar kime yarıyor? İki Müslüman ülke birbirine odaklandığında, asıl meseleler görünmez oluyor. Enerji dış tehditlere değil, komşuya karşı harcanıyor. Oysa tarih boyunca bu iki halkın inancı da kaderi de iç içe geçti.

Benzer bir tablo Suriye sahasında da karşımıza çıktı. Kürt-Arap gerilimi üzerinden derinleştirilen ayrışmalar, yıllardır kanayan bir yaraya dönüştürüldü. Oysa aynı şehirlerde yaşayan, aynı ezanı duyan, aynı kıbleye yönelen insanlar; etnik kimlik üzerinden karşı karşıya getirildi. Birlikte yaşama imkânı olan toplumlar, kimlik siyasetiyle bölündü.

Bu kırılmalar tesadüf mü? Elbette değil.

Mossad gibi istihbarat yapılarının yalnızca askeri değil; sosyolojik ve dini mühendislik alanında da faaliyet yürüttüğü bilinen bir gerçek. Amaç sadece bilgi toplamak değil; zemin hazırlamak. Fonlanan yapılar, büyütülen uç söylemler, parlatılan radikal figürler… Hepsi fay hatlarını canlı tutmak için.

Tekfir dili de bu stratejinin en keskin bıçağıdır. Bir Müslümanı kolayca dışlayan, onu ötekileştiren anlayış; aslında ümmetin bağlarını koparmaktadır. Sünni-Şii gerilimi, etnik ayrışmalar, hizip savaşları… Hepsi aynı sonuca hizmet eder: Parçalanmış bir coğrafya.

Benjamin Netanyahu’nun “direniş cephesindeki Sünni ve Şii yapılara karşı yeni bir blok” söylemi, bu parçalama siyasetinin yeni versiyonlarını işaret eder. Çünkü direniş ortak bir zeminde birleştiğinde güçtür; ama mezhep ya da etnik kimlik üzerinden ayrıştırıldığında etkisizleşir.

Strateji basittir:

Önce kimlikler keskinleştirilir.

Sonra korkular büyütülür.

Ardından karşı taraf tehdit olarak kodlanır.

Ve en sonunda çatışma kaçınılmaz hâle getirilir.

Afgan ile Pakistanlı, Kürt ile Arap, Sünni ile Şii… Hepsi aynı oyunun farklı sahneleri hâline gelir. Sonuçta kazanan kim olur? Silah satanlar, sınır çizenler, enerji hatlarını kontrol edenler…

Eğer istemek yetseydi, tilki kümese muhtar olurdu. Sadece iyi niyetle bu oyun bozulmaz. Basiret gerekir. Feraset gerekir. İslam’ın öğrettiği şu bilinç gerekir: Mümin, aynı delikten iki kere ısırılmaz.

Bugün asıl soru şudur: Öfkemizi kim yönetiyor? Tepkimizi kim yönlendiriyor? Sosyal medyada yükselen her etnik ya da mezhebi slogan, hangi merkezin stratejik hedeflerine hizmet ediyor?

Kardeşi kardeşe kırdıran stratejiyi bozmanın yolu; kimlikleri inkâr etmek değil, kimlikleri çatışma sebebi olmaktan çıkarmaktır. Ortak kıbleyi, ortak adaleti, ortak onuru hatırlamaktır.

Çünkü ümmet ancak birbirine yaslanarak ayakta kalabilir. Birbirini hedef alarak değil.

Küresel satrançta piyon olmamak için önce oyunu görmek gerekir. Oyunu görmek için de imanla diri bir kalp, bilinçle uyanık bir akıl şarttır. Aksi hâlde tarih yine aynı cümleyi yazacaktır:

“Onları yıkmak için birbirlerine düşürmek yetti.”