İslam dünyasının yüzyıllardır aşamadığı en büyük problemlerden biri, kendi sorunlarını çözme iradesini zayıflatıp kurtuluşu sürekli dışarıdan gelecek bir müdahaleye bağlamasıdır.

Bazen bir lider beklenir, bazen bir kahraman, bazen de bütün kötülükleri bir anda ortadan kaldıracak olağanüstü bir şahsiyet…

Bu beklentinin en güçlü biçimlerinden biri de Mehdi düşüncesidir.

Oysa burada birbirinden çok farklı iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir: Bir inanç meselesi olarak Mehdi düşüncesi başka, bu düşüncenin toplumsal sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüştürülmesi bambaşka bir şeydir.

Asıl tehlike de tam burada başlamaktadır.

“Nasıl olsa bir gün gelecek ve her şeyi düzeltecek” düşüncesi, insanın bugün yapması gerekenleri yarına ertelemesidir.

Adalet mi yok?

“Mehdi gelince düzelir.”

İlim ve teknoloji alanında geri mi kaldık?

“Onun döneminde her şey değişir.”

Toplumda ahlaki çözülme mi var?

“Zaten kıyamete yakın böyle olacak.”

Liyakat mi ayaklar altında?

“Bütün bunlar geçici…”

Böylece insan, kendi sorumluluğunu bir başka zamana, başka bir şahsa ve başka bir döneme havale ederek rahatlıyor.

Fakat Kur’an insanı böyle bir seyirciliğe çağırmıyor.

Kur’an, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” buyuruyor.

Yine Rabbimiz, bir toplumun kendi durumunu değiştirmedikçe Allah’ın onların durumunu değiştirmeyeceğini bildiriyor.

Bu ayetler bize çok açık bir hakikat söylüyor:

Değişim beklenmez, değişim için çalışılır.

Toplumların kaderi, yalnızca temennilerle değil; irade, emek, ilim, adalet ve ahlakla şekillenir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de insanı edilgenliğe değil, çalışmaya ve sorumluluk almaya yönlendirmiştir.

Öyle ki kıyametin kopmak üzere olduğunu bilse bile insanın elindeki fidanı dikmesini öğütleyen anlayış, “Nasıl olsa her şey bitecek” diyerek elini eteğini çekmek değil; son ana kadar hayır üretmek anlayışıdır.

Peki biz ne yaptık?

Bir kısmımız geleceği inşa etmek yerine geleceği beklemeye başladık.

Okullar kurmak yerine kurtarıcı bekledik.

Bilim üretmek yerine keramet bekledik.

Adalet mekanizmalarını güçlendirmek yerine adil bir şahıs bekledik.

Liyakat sistemini kurmak yerine liyakatli bir lider bekledik.

Ahlakımızı düzeltmek yerine toplumun bir gün kendiliğinden düzeleceğini düşündük.

Sonra da neden geri kaldığımızı sorguladık.

Kurtarıcı Beklemek Bazen En Büyük Kaçıştır

Tarih boyunca zor dönemlerde ortaya çıkan sahte kurtarıcıların peşinden sürüklenen kitleler bunun acı örnekleriyle karşılaştı.

İnsanlar çaresiz kaldığında, karmaşa büyüdüğünde ve gelecek belirsizleştiğinde olağanüstü bir kurtarıcı fikrine sarılmak kolaydır.

Çünkü kurtarıcı beklemek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Kendi kusuruyla yüzleşmek zordur.

Bir toplumun eğitim sistemini düzeltmek zordur.

Adaleti tesis etmek zordur.

Liyakati egemen kılmak zordur.

Bilimsel üretim yapmak, kurumlar oluşturmak, yolsuzlukla mücadele etmek, ahlaki yozlaşmaya direnmek zordur.

Ama bütün bunların yerine “Bir gün biri gelecek ve her şeyi düzeltecek” demek son derece kolaydır.

İşte bu nedenle kurtarıcı beklentisi, yanlış anlaşıldığında umudun değil, sorumluluktan kaçışın aracına dönüşebilir.

Peki Mehdi İnancı Ne Olacak?

Burada ölçüyü kaçırmamak gerekir.

İslamî kaynaklarda Mehdi ile ilgili rivayetler bulunmaktadır. Bu konuda farklı ilmî değerlendirmeler ve yorumlar da vardır. Dolayısıyla bu mesele, bir inanç ve hadis tartışması olarak ayrıca ele alınmalıdır.

Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, Mehdi beklentisi bugünkü sorumluluklarımızı ortadan kaldırmaz.

Çünkü hiç kimse “Mehdi gelecek” düşüncesini; çalışmamanın, üretmemenin, adaletsizliğe sessiz kalmanın, ilimden uzaklaşmanın ve kendi üzerine düşeni yapmamanın gerekçesi haline getiremez.

Bir gün gelecek bir kurtarıcıya inanmak, bugün kurtarılması gereken insanları kaderine terk etme ruhsatı değildir.

Tam tersine, insan bugün elinden geleni yapmakla yükümlüdür.

Bir Toplumun Gerçek Kurtuluşu Nereden Geçer?

Bir toplumun kurtuluşunu yalnızca bir şahsın gelişine bağlamak yerine şu soruları sormamız gerekiyor:

Çocuklarımız nasıl eğitim alıyor?

Üniversitelerimiz ne kadar bilim üretiyor?

Adalet mekanizmalarımız ne kadar güven veriyor?

Devlet kurumlarımızda liyakat ne kadar hâkim?

Gençlerimiz geleceklerinden umutlu mu?

Ahlak, ticarette ve siyasette ne kadar belirleyici?

Yolsuzlukla, israfla ve kayırmacılıkla gerçekten mücadele ediyor muyuz?

Bunları konuşmadan yalnızca “Kurtarıcı ne zaman gelecek?” diye sormak, asıl sorundan kaçmaktır.

Çünkü bir toplumun gerçek kurtuluşu; adaletin kurumsallaşmasından, eğitimin nitelikli hale gelmesinden, bilimin desteklenmesinden, liyakatin egemen olmasından ve ahlakın hayatın merkezine yerleşmesinden geçer.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz kurtarılmayı mı bekliyoruz, yoksa kurtuluş için üzerimize düşeni mi yapıyoruz?

Çünkü Allah’ın bize yüklediği sorumluluk, geleceğin nasıl olacağını beklemek değil; bugün bize verilen imkânlarla doğru olanı yapmaktır.

Bir toplumun kaderini değiştirecek olan sadece olağanüstü şahsiyetler değildir.

Öğretmen sınıfta,

akademisyen kürsüde,

hâkim adalet makamında,

doktor hastanede,

mühendis projesinin başında,

esnaf dükkânında,

işçi tezgâhında,

anne ve baba evinde,

genç ise hayatının tam ortasında sorumluluğunu yerine getiriyorsa…

İşte gerçek dönüşüm orada başlar.

Çünkü medeniyetler gökten hazır halde inmez.

Medeniyet; alın teriyle, ilimle, ahlakla, adaletle ve sabırla inşa edilir.

Bu yüzden çocuklarımıza sadece “Bir gün her şey düzelecek” demeyelim.

Onlara, “Sen bugün neyi düzeltebilirsin?” diye soralım.

Sadece kurtarıcı bekleyen nesiller değil, sorumluluk alan nesiller yetiştirelim.

Sadece şikâyet eden değil, çözüm üreten insanlar olalım.

Sadece geleceğin güzel olmasını dilemeyelim; geleceğin güzel olması için bugün güzel işler yapalım.

Çünkü belki de en büyük yanılgımız şudur:

Kurtarıcının gelişini beklerken, kendi elimizle kurtarabileceğimiz hayatları kaçırıyoruz.

Ve unutmayalım:

Kurtarıcı beklemekle hayat değişmez.

Hayat, sorumluluk alan insanların ellerinde değişir.

Belki de kurtuluşun ilk adımı, gökyüzüne bakıp birini beklemekten vazgeçerek aynaya bakmak ve şu soruyu sormaktır:

“Ben bugün ne yapabilirim?”

İşte o sorunun cevabını aramaya başladığımız gün, gerçekten değişmeye başladığımız gündür.