Bugün İslam coğrafyası, kanayan bir harita gibi önümüzde duruyor. Aynı kıbleye yönelenler, aynı kitaba iman edenler, aynı Peygamber’in izinden gittiğini söyleyenler; birbirini tekfir ederek, küçümseyerek, hatta silah doğrultarak tükeniyor. Oysa düşman, mezhebimize değil; varlığımıza, diriliğimize ve birlik ihtimalimize bakıyor.
Kur’an’ın çağrısı nettir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın.” (Âl-i İmrân 103). Allah’ın ipi; bir grubun yorumu değil, bir hizbin sloganı değil; Kitap ve Sünnet’tir. Resûlullah’ın (s.a.s.) bıraktığı miras; adalet, merhamet ve vahdet üzerine kuruludur. O’nun Medine’de kurduğu toplumda Evs ile Hazrec’in asırlık kavgası sona ermişti. Çünkü iman, kabile asabiyetinin önüne geçmişti.
Bugün ise mezhep asabiyeti, ümmet bilincinin önüne geçmiş durumda. Bir tarafta Şiî-Sünnî gerilimi, diğer tarafta etnik fay hatları… Kimi coğrafyada iç savaşlar, kimi yerde vekâlet savaşları… Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de dökülen kanın büyük kısmı Müslüman’ın Müslüman’a doğrulttuğu silahtan aktı. Bu tablo, sadece iç zaafımızın değil; küresel hesapların da sonucudur.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi aktörler, Ortadoğu’daki her fay hattını yakından izler. Bölünmüş bir ümmet; kolay yönlendirilen, kolay zayıflatılan, kolay sindirilen bir coğrafya demektir. Birlik ise caydırıcılıktır. Birlik, masada söz sahibi olmaktır. Birlik, ekonomik ve askerî gücü bir araya getirmektir. Parçalı yapılar, büyük projeler üretemez; ortak savunma inşa edemez; stratejik irade ortaya koyamaz.
Kur’an, ihtilafı tamamen yok saymaz; fakat onu kardeşliği yıkacak bir silaha dönüştürmeyi yasaklar. “Müminler ancak kardeştir” (Hucurât 10) ayeti, mezhep etiketinin üstünde bir kimlik inşa eder. Ehl-i Sünnet, Şiî, Selefî, Maturidî, Eş’arî… Bunlar tarihsel yorum zenginliğidir; iman dairesinin yerine konulacak yeni dinler değildir. Asıl tehlike, mezhebi dinleştirmek; yorumu vahyin önüne geçirmektir.
Resûlullah (s.a.s.) Veda Hutbesi’nde “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” derken; ümmeti ırk, renk, soy üzerinden parçalayacak bütün kapıları kapatıyordu. Biz ise 14 asır sonra, yeniden o kapıları aralıyoruz. Sosyal medyada tekfir kampanyaları, kürsülerde karşı mezhebi aşağılayan vaazlar, gençlerin zihnine ekilen kin tohumları… Bunların hiçbiri ümmeti güçlendirmiyor; aksine zayıflatıyor.
Gerçek güç; tanktan, füzeden önce kalplerin birleşmesidir. Ekonomik dayanışma olmadan, ilim ve teknoloji üretmeden, adalet merkezli yönetimler kurmadan sadece sloganla küresel güçlerle baş edilemez. Ama bunların hiçbiri de mezhep kavgası içinde mümkün değildir. Birbirini boğan toplum, dış tehdide karşı set olamaz.
Şu soruyu dürüstçe sormalıyız: Eğer Kur’an etrafında birleşmiş, Sünnet ahlakını kuşanmış, ilimde ve ekonomide ayağa kalkmış bir ümmet olsaydık; bugün Filistin’de, Gazze’de, Kudüs’te, İran'da yaşananlar bu kadar kolay mı olurdu? Parçalanmışlık, sadece bir iç sorun değil; aynı zamanda dış müdahaleye davetiyedir.
Çözüm; mezhepsizleşmek değil, mezhebi yerine koymaktır. Yorumlarımızı koruyalım ama onları kutsallaştırmayalım. İhtilaf edelim ama kardeşliği bozmayalım. İlmi tartışalım ama kan dökmeyelim. Vahyin açık hükümleri üzerinde birleşelim; zannî meseleleri savaş sebebi yapmayalım.
Unutmayalım: Birlik olmadan izzet olmaz. İzzet olmadan caydırıcılık olmaz. Caydırıcılık olmadan da küresel güçlerle baş etmek mümkün değildir. Ümmet yeniden Kur’an’a döndüğünde; mezhep değil merhamet konuştuğunda; slogan değil strateji ürettiğinde; sadece savunan değil yön veren bir güç hâline gelecektir.
Bugün yapılması gereken; birbirimizi değil, cehaleti ve adaletsizliği hedef almaktır. Saflarımızı mezhebe göre değil, iman ve adalet çizgisine göre düzeltmektir. Çünkü zafer; kalpler birleşmeden gelmez.