Tam bir yıl önce bugün müziğimizin dev bir ismini ebediyete uğurladık. Bu koca çınarın adı kimilerine göre “Plaklardaki Derbeder Kral”, kimilerine göre “Çukurova’nın Bağrı Yanık Sesi” kimilerine göre “Anadolu’nun Çığlığı”, kimilerine göre “Gariplerin Sesi”, kimilerine göre “Âşıkların Limanı” ve kimilerine göre “Arabeskin Ferdi Babası”ydı. Bizim kuşağın, şarkılarını ezbere söylediği, hasılat rekorları kıran filmlerini seyredebilmek için saatlerce kuyruk beklediği ve albümlerini alabilmek için aylar öncesinden siparişler verdiği Ferdi Tayfur...

Onun vefatından sonra pek çok şey yazıldı, çizildi ve söylendi. Hakkında yazılan kitaplardan birisi de Reşit Güngör Kalkan’ın Okur Yayınları’ndan 2025 yılı Mart ayında çıkan “Ferdi Tayfur Kapaklı Kış Defteri” kitabıdır. Bu kitabı daha ilk çıktığında okumuştum. Ancak hakkında bir yazı yazamamıştım. Bu yüzden eseri ikinci defa okumak durumunda kaldım ve tanıtım yazısını da bugüne sakladım.

Bu kitabı okuduğumda aslında Reşit Güngör’ün hikâyesinden ziyade kendi hatıralarımı yaşadım. Filmlerine gitmek için okulu astığımız, sinema kapısında kuyruk beklediğimiz için hiçbir filmini başında seyredemediğimiz o günleri hatırladım. Albümleri çıktığında yatakhane nöbeti tutarak o şarkıları sabaha kadar kaç kere dinleyip ezberlediğimiz günleri… Onun şarkılarını çalabilmek için aldığım bağlamayı babamdan saklamak için verdiğim çabalarımı hatırladım. Okulda alt devrelerimden ilk bağlama hocam Sezai Efiloğlu’nu hatırladım. Bağlama öğrenmek için klasik bir metot haline gelmiş olan Gelin Ayşem, Müdür Bey’in Yeşil Kürkü, Bir Yiğit Gurbete Gitse gibi bilinen türkülerin ardından “Sezai kardeş bunları geçelim. Bana Huzurum Kalmadı şarkısını çalmayı öğret.” dediğim günleri hatırladım.

Reşit Güngör Kalkan bu kitabı o kadar içten ve o kadar samimi duygularla yazmış ki bu konuda ne desem yarım kalır. Bu kitabı ancak o günleri yaşayanlar anlar desem belki de en yerinde sözü söylemiş olurum diye düşünüyorum. Hani Ferdi Tayfur bir şarkısında “Sevdalılar Beni Anlar” diyordu ya tıpkı onun gibi bir şey.

Kalkan, babasının radyo, teyp ve TV tamiri yaptığı dükkanında tanışır ilk kez hıçkırırcasına gelen ve dinleyeni alışılmadık derecede sarıp sarmalayan o sesle. Babası dört telli, teknesi kararmış eski bir sazla “Çeşme” şarkısını icra ederken o da ufak ufak şiirler karalar. O şarkılar yüreğinin bir köşesinde adını koyamadığı bir şekilde sancıyıp durur. Ergenliğin kıyısında gezindiği ancak sevdanın bir tutamaklık bile olsun kıyısını dahi görmediği, tadını bile tatmadığı ve tütüne dahi alışmadığı zamanların hasılası olarak tütün gibi şarkılarıyla Ferdi Tayfur onun biricik yıldızıdır.

Aslında tüm Ferdicilerin hikâyesi aynıdır. Ferdi Tayfur’u ilk dinlediğimiz o yaşlarda âşık olmadığımız halde olmayan sevgilimizden ayrılmışçasına hasretle dolar; babalarımızın kanatları altında hayatın zorluğundan habersiz yaşarken yokluğun pençesine düşmüş gibi kıvranırsınız.

İlerleyen yıllarda yazarlık hevesiyle Ferid Edgü’nün “Hakkâri’de Bir Mevsim”ini okuyup gizliden gizliye bu denli güzel yazamadığına hayıflandığında direnmenin kuşatıcılığı içinde yazarın yaşama inatla karşı koyuşunun teselli sunağı yine Ferdi Tayfur’dur. Bu söylem arabesk insanı pasifleştiriyor, insanın zorluklar karşısında direncini kırıyor diyenlere bir reddiyeyi niteliğindedir.

Bir belgeselde sunucunun “Ferdi Tayfur dinlemiyorsanız çok şey kaybedersiniz, dinliyorsanız zaten çok şey kaybetmişsinizdir.” dediği gibi bir kere dinlemişseniz artık bırakamazsınız. Yazar da bu durumu kendi ruh haliyle şöyle anlatır: “Neyse işte, bizlere ta yetmişlerden seslenir, sesi ise seksenlerde yankılanırdı. Öyleydi evet ama bizler onu nedense hep yanı başımızda sanır, insanlığın aşka dair evrensel dokunuşlarının ilk tınılarını adeta iliklerimize kadar hissederdik.”

Reşit Güngör Hoca arabesk tartışmalarına da değinir ilerleyen satırlarda. Arabesk sinemalarda egemenliğini ilan etmiştir. Kırılamayan gişe rekorları bu filmlere aittir. Dolmuş müziği diye horlanır bu şarkılar ve onları icra edenler. Orhan Gencebay’ın 1975 yılında bu söyleme itiraz ettiğini, istatistiklere göre o yıllarda 20 bin dolmuş olduğunu ama kendinin en az satan plağının 200 bin sattığını, geri kalan plakları kimin aldığını sorguladığını da bu bağlamda yazar. Aradan tam elli yıl geçmesine rağmen ne bu tartışmalar bitti ne de bu sorulara efradını cami ağyarını mâni cevaplar verilebildi.

Yazar ilerleyen sayfalarda, Rıfat isminde birine ait olan Ferdi Tayfur kapaklı Kış Defteri ile karşılaşmasını ve defterin içindekilerini de anlatır. Rıfat hastadır ve defterini o tamirci dükkânında unutup gitmiştir. Defteri masanın üzerinde bulduğunda bir kenara çekilip sessizce inceler. O anda defterin sahibini bulmak ve bu esrarengiz adamı tanımak ister. Onun hastane de yattığını öğrenince ziyaretine gider. Hastaneye ilk gittiğinde Rıfat’ın başında bir teyp ve içinde bir Ferdi Tayfur kaseti vardır. Teypte “Gelin mi Oluyorsun?” şarkısı çalmaktadır. Tanışırlar, konuşurlar… Yazar, dört beş ay hastanede kalan Rıfat’ı her hafta düzenli olarak ziyaret eder ve onun Ferdi Tayfur sevgisini anlamaya çalışır. Bir de Rıfat’ın içindeki gizli sevdasını… Rıfat onu her gördüğünde “Hoş geldin tertip!” diye karşılar. Zira onlar Ferdi Tayfur’un eğittiği Ferdicilerdendir. Rıfat’ın hastalığı ilerlemiş dönüşü olmayan bir safhaya ulaşmıştır. Rıfat’ın tertibinden son isteği ise Yuvasız Kuşlar albümünü bulup ona dinletmesidir ama bu istek maalesef gerçekleşemez. Rıfat’ın buna ömrü yetmez.

Ferdi Tayfur’un da dediği gibi: 'Çok şey var anlatacak ama...' gerisini kitaba, hatıraları ise kalbimize bırakıyoruz. Reşit Güngör Kalkan’ı bu kıymetli vefası için tebrik ediyor; ebediyete uğurladığımız o büyük ustaya, vefatının sene-i devriyesinde rahmet diliyorum.