İslam dünyası bugün tarihinin en ağır imtihanlarından birini yaşamaktadır. Bir yanda Siyonist Haçlı İttifakının temsilcileri olan ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen işgaller, katliamlar ve zulümler; diğer yanda ise Müslümanların kendi aralarında büyüttükleri mezhep kavgaları… Oysa Kur’an’ın çağrısı son derece açıktır:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân 3/103)

Bu ayetin muhatabı sadece sıradan Müslümanlar değildir. Aynı zamanda ümmete rehberlik eden alimlerdir. Nitekim eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, İslam dünyasının bu acı gerçeğine dikkat çekerken çok çarpıcı bir çağrıda bulunmuştu:

“Ey Şiilerin Ayetullahları, ey Sünnilerin alimleri!

Ey siyah sarıklılar, ey beyaz sarıklılar!

Ey cübbeliler, ey ilim ehli!”

Bu sözler sadece bir hitap değil, parçalanmış ümmetin vicdanından yükselen güçlü bir çağrıdır. Çünkü bugün İslam coğrafyasının birçok yerinde Müslüman kanı yine Müslüman elleriyle akmaktadır. Camilerde, pazarlarda, sokaklarda insanlar mezhepleri yüzünden hedef alınabilmektedir.

Üstelik bütün bunlar yaşanırken dışarıdan gelen büyük bir kuşatma da ümmet coğrafyasını sarmaktadır. Gazze’de yıllardır süren katliamlar, Ortadoğu’da bitmeyen savaşlar ve son dönemde haydut ABD ve İsrail'in İran'a saldırmaları neticesinde aralarında yükselen savaş gerilimi, İslam dünyasının nasıl bir ateş çemberinin içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Tam da böyle bir dönemde şu gerçeği açıkça görmek gerekir: Siyonist katillerin ümmet coğrafyasını kan gölüne çevirdiği bu günlerde mezhepsel ayrılıkları bir tarafa bırakıp ümmet bilinciyle hareket etme zamanıdır. Çünkü parçalanmış bir ümmet, düşmanlarının işini kolaylaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

Kur’an bir müminin canının ne kadar büyük bir değer taşıdığını açıkça bildirir:

“Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir.” (Nisâ 4/93)

Bir başka ayette ise insan hayatının değeri şöyle ifade edilir:

“Kim bir canı haksız yere öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide 5/32)

Peygamber Efendimiz (sav) de Müslümanların birbirleriyle olan ilişkisini şu sözlerle tarif etmiştir:

“Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez ve onu düşmana teslim etmez.” (Buhârî)

Bugün ümmetin yaşadığı trajediler karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor: Biz bir karıncanın bile haksız yere öldürülmesini uzun uzun tartışırken, binlerce Müslümanın ölümüne sebep olan mezhep kavgaları karşısında neden aynı gür sesle konuşamıyoruz?

Oysa Resûlullah (sav) Veda Hutbesi’nde ümmetine şu tarihi uyarıyı yapmıştı:

“Bu gününüz nasıl mukaddes ise, bu ayınız nasıl mukaddes ise, bu beldeniz nasıl mukaddes ise canlarınız ve mallarınız da birbirinize öylece haramdır.” (Buhârî)

Bugün İslam dünyasının en büyük ihtiyacı mezhep üstünlüğü değil, ümmet bilincidir. Çünkü İslam düşmanları Müslümanlara saldırırken mezheplerine bakmıyor. Gazze’de bombalanan çocukların mezhebi sorulmuyor. Doğu Türkistan’da zulüm görenlerin mezhebi sorulmuyor. Arakan’da yakılan köylerin mezhebi sorulmuyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler çok önemli bir gerçeği bize bir kez daha hatırlatmaktadır. Teröris ABD ve işgal rejimi İsrail ile İran arasında büyüyen savaş gerilimi, İslam dünyasının parçalanmışlığının nasıl bir tehlike doğurduğunu açıkça göstermektedir. Eğer ümmet bilinci oluşmaz, Müslümanlar birlikte hareket etmezse bugün İran’ın yaşadığı kuşatma ve saldırılar yarın başka İslam ülkelerinin kapısını çalacaktır.

Çünkü tarih bize şunu göstermiştir: Parçalanmış toplumlar önce yalnızlaştırılır, sonra kuşatılır, ardından hedef haline getirilir.

Bu noktada Müslüman dünyasının çok önemli bir gerçeği daha görmesi gerekir. Hiç kimse terör şebekesi ABD’nin korumasına aldanmamalıdır. Çünkü ABD’nin Körfez ülkelerinde kurduğu askeri üsler o ülkeleri korumak için değildir; aksine bölgeyi kontrol altında tutmak, kendi çıkarlarını garanti altına almak ve efendisi İsrail'i korumak içindir.

Tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Büyük güçlere dayanarak güvenlik arayan toplumlar sonunda daha büyük bağımlılıkların içine sürüklenmiştir. Oysa Müslümanların gerçek güvencesi dış güçlerin askeri şemsiyesi değil, kendi aralarındaki kardeşlik ve dayanışmadır.

Bu yüzden kan emici vampirler olan ABD ve İsrail’e dayanarak parçalanmak yerine İslam ülkelerinin birbirlerine dayanması, birbirlerine güvenmesi gerekir. Çünkü ümmet olmanın anlamı tam da budur: Zor zamanlarda birbirinin yanında durmak.

Peygamber Efendimiz (sav) bu hakikati şu sözlerle ifade etmiştir:

“Müminler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirini korumada bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur.” (Müslim)

Bugün ümmetin en büyük ihtiyacı tam da budur: Bir beden gibi hareket edebilmek.

İşte bu yüzden Siyonist çetelerin ümmet coğrafyasını kan gölüne çevirdiği bu günlerde mezhepsel ayrılıkları bir tarafa bırakıp ümmet bilinciyle hareket etmek, sadece bir tercih değil, tarihi bir zorunluluktur.

Bu noktada alimlerin sorumluluğu çok büyüktür. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Alimler peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizî)

Peygamberlerin mirasçıları olan alimler, mezhep kavgalarını körüklemek için değil, ümmeti birleştirmek için konuşmalıdır. Zira ümmet parçalanırsa kazanan ne Şiilik olur ne Sünnilik. Kazanan yalnızca İslam düşmanları olur.

Bugün Mehmet Görmez’in yaptığı o tarihi çağrıyı yeniden hatırlamak gerekir:

Ey Şiilerin Ayetullahları!

Ey Sünnilerin alimleri!

Ümmet yanıyor…

Müslüman kanı akıyor…

Mazlumlar yardım bekliyor…

Artık mezhep duvarlarını yükseltmenin değil, ümmet köprüleri kurmanın zamanıdır. Çünkü Siyonist katillerin ümmet coğrafyasını kan gölüne çevirdiği bu günlerde mezhepsel ayrılıkları bir tarafa bırakıp ümmet bilinciyle hareket etmek, hem dini bir sorumluluk hem de ümmetin geleceği için hayati bir zorunluluktur.

Aksi halde bugün İran'ın başına gelen felaketin yarın diğer İslam ülkelerinin kapısını çalması kaçınılmaz olacaktır.