Bir “Eyüpsultan” aşığıydı o. Mihmandar-ı Nebevi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) hazretlerine hürmeti o kadar fazlaydı ki, onun bulunduğu beldeye “Eyüp” denmesine gönlü hiçbir zaman razı olmazdı. Karşısındaki kim olursa olsun, ister bilerek, isterse unutarak bu mübarek beldeye “Eyüp” diyenlere anında müdahale eder “Eyüpsultan” diye düzeltirdi.

Yıllar önce “Eyüp Lisesi” müdürü olarak tayin edilmişti. Bu ismi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) hazretlerine bir saygısızlık kabul edip, hemen bir tabelacı buldu. Ona kocaman bir tabela yazdırdı. Okulun duvarında artık “EYÜPSULTAN LİSESİ” yazıyordu. Vazifesini yapmıştı. Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) hazretlerinin ruhaniyeti kalbini doldurmuştu.

Fitneci, müfsit ve gammaz insanlar boş durur mu, hemen şikayet ettiler. Hakkında soruşturma başlatıldı. O hiç umursamadı. Çünkü İlahi hikmetin sırlarını kavramış, kendine şu ayeti hayat prensibi edinmişti:

“Hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar.” (Maide,54)

Gerçekten de korkmadı. Tıpkı yıllar önce Çatalca Lisesi Müdürü olarak yaptığı müsbet icraatlarının şikayet edilmesi gibi. Fakat o zamanlar 12 Eylül 1980 ihtilalinin karanlık günleri yaşanıyordu. Sıkıyönetim Mahkemesi bir davet yazısı göndererek onu ifade vermeye çağırdı. Dost ve akrabaları gitmemesini veya bir avukatla gitmesini tavsiye ettikleri halde, o suçsuzluğunun samimiyetiyle kalkıp tek başına Selimiye’ye gitti. Gitmesine gitti ama ancak 90 gün sonra geri gelebildi. Çünkü sıkıyönetimde gözaltı süresi 90 güne çıkarılmıştı. Üç ay sonra karşısına çıktığı hakim onu tahliye etti. Çünkü ortada suç diye bir şey yoktu.

Mihmandar-ı Nebevi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) hazretlerine komşu olmanın derin manasını idrak etmişti. Bu beldede gençlere nasıl daha iyi hizmet edebileceğini düşündü. Harap halde duran, berduşların yatağı haline gelen tarihi Mihrişah Sultan Sıbyan Mektebini görünce hem tüyleri ürperdi hem de hazine bulmuş kadar sevindi. Ne yapıp etmeli burayı yeniden ihya edip “Eyüpsultan” ismine layık bir irfan mektebi haline getirmeliydi.

Bu zorlu işi başardı. Nasıl başardığını kimse bilmiyordu. Allah rızası için çalışmanın, ihlas ve samimiyetin sırlı anahtarı her kapıyı açıyordu. Sıbyan Mektebi asırlar öncesine dönmüş, görenler hayretler içinde kalmıştı. Bu ilim, irfan, sanat mektebi dolup taşıyordu. Gelenekli sanatlarla ilgili kurslar, yabancı dil kursları, kültür faaliyetleri artarak devam ediyordu.

Bu Sıbyan Mektebi’nin görünen yüzüydü. Görünmeyen tarafında ise kendini gizleyen, mütevazi, ihlaslı bir Allah dostunun infak ve yardımseverliği vardı. Nice fakir, garip, kimsesiz gençlerin elinden tutup, ihtiyaçlarını karşılayıp, okuttuğunu, iş bulduğunu hatta evlendirip dualarını aldığını çokları bilmedi.

Bir dönem İzcilik faaliyetlerine yoğunlaşmış, gençlerle bir araya gelmek, onlara iman ve Kur’an hizmetini ulaştırmak için kampların zor şartlarına katlanmıştı. Sadece yurt içinde değil, yurtdışı izcilik teşkilatlarıyla da bağlantı kurarak Müslüman İzcilik Teşkilatının Türkiye Başkanı olmuştu. En çok sevdiği ve iftiharla söylediği unvanı şuydu:

“Reisü’l-keşşafü’l-müslimin” Doktor Muhammed Emin.

Üç yıllık Eğitim Enstitüsünden mezun olduğu halde, önce lisans sonra yüksek lisans eğitimini, ardından doktorasını tamamlamış, Trakya Üniversitesi’nde Yard.Doç.Dr. olarak görev yapmıştı.

Biz yakın akrabaları ve dostları, onu sadece eğitimci, sanatkar, akademisyen ve sosyal faaliyetlerinden tanımışız. Halbuki onun en önemli vasfı, gizli bir Allah dostu olmasıymış. Hiç tanımadığımız insanların şahitlikleriyle ancak vefatından sonra bunu anlayabildik.

Dr. Mehmed Emin, şimdi çok sevdiği Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) hazretlerine komşu olarak, “Eyüpsultan” Kabristanında, haşir sabahını beklemektedir. Eminim ki, kabri cennet bahçelerinden bir köşedir. Son yıllarda sabır ve şükürle karşıladığı hastalık, onun makamını daha da yükseltmiştir, İnşaallah.

Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.