“İzmir'de birlikteydik”
‘- O İzmir'e gittiğimiz vakitte, İzmir'deki yolda öldürmek istemişler. Hemen büyük mahkeme oldu. Büyük paşaları İstanbul'dan oraya getirdiler. Hepsini mahkemeye çektiler.' [Haziran 1926…]
‘- İzmir'de birlikteydik. Katibi Resuhi vardı, yok yaver miydi? O da Latife Hanım'ın akrabası. Tabii o da onlara yardım etmek istedi değil mi ya? Onun için de onu buna, bunu ona kattı. Halbuki ben öyle şeyler bilmiyorum. Arkadaşlarımı bilirim. Balo, bunlara gidiyorum.'
‘- Beni İzmir'de okula yerleştirdi. O, filanca işim var diyip gidiyor. Dönüşte seni alırım, dedi. Mektepde akortlu piyano da yoktu. Daha her şeyi eksikti doğrusu. Yalnız bir müdire vardı, fena kadın değildi.'
“Titreyen uzun parmaklı, buruşuk derili elleri masanın üstünü yine kurcalıyor. Karmaşık yığından bir iki fotoğraf daha çekiştirip uzatıyor:

(Neyyire Özkan’ın röportajı, Aktüel, 19 Eylûl 1991, sayı:11, ss. 18-24)
“Onu ben terkettim; çünki…”
***
‘- Bakınız, bu Atatürk'le İzmir'de oturduğumuz vakitte bulunduğumuz devlet konağı.'
“Parmağı ortada bir pencerede sabitleşiyor:
‘- Bu da yatak odası!'
“Dinlediklerimi ve gördüklerimi belleğimde sıralamaya çalışıyorum ama nafile!
“Fotoğrafları bırakıp mürekkebi yayılmış bir telgrafı işaret ediyor bu kez:
‘- Bu, Atatürk'ün telgrafı bana. Çünkü ayrılmıştım, İzmir'de bekliyordum, telgraf yazmış.'
“Bir başka fotoğraf daha geliyor: 15 kişilik bir devlet erkânını belgeleyen fotoğrafın sol önünde Atatürk, sağ ön tarafında da tek kadın olarak Süreyya Hanım yürüyor. Ve yaprakları dağılmaya yüz tutmuş küçük bir cep defterinde, Atatürk'ün el yazısı olduğunu söylediği eski Türkçe notları uzatıyor.
“Beni ağlattı”
“Süreyya Hanım'ı, o ana kadar doğrudan soramadığım soruyla çekip çıkarıyorum belgelerin arasından: ‘- Sevdiniz mi Atatürk'ü?'
“Evet ya da hayırla başlayabilecek bir cümle yerine, ‘- İyi ama beni ağlattı' diye başlıyor. Sır kutusunda biraz daha derindeyiz, diye düşünüp dikkatle dinliyorum:
“Maalesef çok içerdi”
‘- Atatürk, maalesef çok içerdi. Sabaha kadar, sabahın dördüne kadar içki içerdi. Gelen arkadaşları durmadan masada kavga ederlerdi.
“Onu öldürecekmişim diye mahkemeye çıkardılar”
‘- Yalnız bir sefer yanımda, bu, seni öldürür dediler. Benmişim öldürecek olan! Dediklerinde, kalktı, benim el çantam vardı; çantamın içine bakıyor, sakın beni öldürme, bende revolver (Küçük Silâh, Toplu Tabanca) var, dediğinde benim için bitmişti. Başladım ağlamaya, dehşet ağlamaya. Ondan sonra da ne yapacağımı bilemedim.'
‘- Gönder beni Avrupa'ya, ben gitmek istiyorum, burada durmak istemiyorum, diye kalktım. Birden, gece saat dörtte yatmışız, sabahleyin telefon geliyor; Süreyya Hanım, mahkemeye. Ne mahkemesi, ne diye? Niçün? Kalktım, giyindim. Arabasını hazırladılar. Şoförü geldi önümüzden, beni zaptiye vekaletine götürdüler. İki kişi demiş ki o yabancıdır, Almanya'dan geldi, belki Gazi'yi öldürür. Öyle şey söylenir mi? Ankara'da oldu bunların hepsi.
“İsmet Paşa beni barıştırmak için uğraştı”
‘- Böyle olunca, istemem ben dedim, kalmam burada. Ondan sonra beni yandaki yatak odasına götürdü. Ağlıyorum. Sonra birisini yanına aldı. Beni illaki göndersin dedim. İsmet Paşa beni çok barıştırmak istedi. Çok yardım etti. Ama bir defa ben Avrupa'da yetiştiğim için öyle alaturka şeylere alışamıyorum. Sen beni öldürürsün, dediği an bana çok ağır geldi.'
“Güzel vakitler, akşamları… Durmadan çalan orkestra, balo, dans…”
“Aradan tam 65 yıl geçmiş. Süreyya Hanım, yaşadığı anların kırgınlığı içinde anlatıyor. Kırış kırış yüzündeki iki ışıltı, yeşil gözler yaşlanıyor. Ama yaşların damlamamasından cesaret alıp ısrar ediyorum: Hiç güzel anlarınız olmadı mı?
‘- Güzel vakitler var ama o da akşamları ancak.'
‘- Çok dans ederdi. İki orkestra vardı, biri Türk. Durmadan, yemek odasında durmadan onlara çaldırırdı. Evde. Baloya giderdik. Benimle dans ederdi. Tangooo, vaaals...'
“İkinci eşim, çok hisliydi, şefkatliydi… O ise böyle şeyleri bilmezdi…”
“Atatürk'le yaşadığı bir yılın hatıralarını anlatırken, kendisine daha sonra Worley soyadını veren kocasını hatırlıyor. Atatürk'le birlikte olduğunu söylediği zamandan birkaç yıl sonra evlendiği ve ‘Benim için Gazi'den önemli' dediği İngiliz eşinden, ‘Ruhtan anlardı, merhametli, çok hisliydi, şefkatliydi' diye sitayişle söz ediyor. Atatürk ile geçirdiği yıllarında da böyle duygular yaşayıp yaşamadığını soruyorum:
‘- O, onu bilmezdi. O ancak yatakta, (kahkaha atıyor) O yataktan başka bir şey bilmezdi ki... Zaten aklıma bir dert de gelmezdi ki ona anlatayım. Yalnız, bana bağırdı mı çok kızardım.'
“Onu terkettim, çünki çok çapkındı…”
“Böyle küskün ve kızgın anlarından birinde çekip gitmeye karar veriyor Süreyya Hanım:
‘- Bir vakitte, müdire haber verdi. Çabuk Süreyya gelsin diye Bekir Çavuş'u yollamış. Araba gelmiş. Dedim ki, burada yokum. Gençlik işte, oradan (İzmir'den) Fransız vapuruna bindim. Paris'e gittim. Çünkü, çok çapkındı. Ben Avrupa'da yetiştiğim için böyle şeylere alışkın değilim. Olmuyordu. İşte böyle Paris'e gittim. Sefarethaneye haber yollamış, Süreyya dönsün diye. Ben 'Dönmem, üniversiteye gideceğim' dedim.'
Ve Süreyya Hanım dönmemiş. Atatürk'ü terk eden kadın olarak bir başka hayata başlamış.
Sonraki hayâtı George Worley ile
“İki yıl felsefe okuduktan sonra üniversiteyi yarım bırakmış ama Chatelet adındaki dans mektebinde müziğin ve dansın dünyasına yeniden dönmüş. ‘- Kontratlar yaptım, Hamburg'da, Beyrut'ta dans ettim. Dört kız bir orkestra, çook lüks seyahatler yaptık' dediği bu yeni hayatında başka bir erkekle, 20 yıl evli kalacağı George Worley ile tanışmış.
“Büyük bir petrol şirketinin Irak'taki ‘müdür-ü umumisi' olan Worley ona, hâlâ hayatının en güzel anları olarak hatırladığı yıllar yaşatmış. Basra'da, portakal bahçeleri içinde, Chrysler marka otomobillerde, uşaklı, aşçılı, şoförlü, bahçevanlı, bol tayyare seyahatli ama danssız geçen o debdebe günlerinde, Süreyya Hanım'ın başka bir kararlılığını görmek mümkün:
‘- Çocuklarla pek alakam yoktu, doğrusu da bu. Kocam çok istedi, bir tane olsun derdi. Ama benim düşüncem başkaydı. Çünkü düşünüyordum, ya kocamdan ayrılırsam! Ya bir felaket gelirse! Onun için vücudum doğru dürüst dursun derdim.'
1959'dan beri İstanbul'da
“Kocasının ölümünden sonra birkaç yılını İngiltere'de geçiren Rafet Süreyya İris Worley, 1959 yılından bu yana İstanbul'da yaşıyor. Son olarak ablası ve yeğenini de yitiren yaşlı kadın, içine gömüldüğü yalnız dünyasında yaşadığı hayatın zenginliğini umursamıyor adeta. Yıllar yılı varlığını kimseye duyurmayan, bizimle konuşurken sık sık ‘Ben reklamdan hoşlanmam' diyen bu görmüş geçirmiş insan, şimdi başka dertlerle yüz yüze.
“Yaşlılık ve yalnızlık günlerini rahat rahat geçirtebilecek serveti nedeniyle, dost bildiği bir tanıdığı onu oyuna getirmiş! Bu yüzden o Kafkasya'da başlayan, Saray'da süren, Avrupa'da snoplaşan, bir liderin yanında fevrileşirken 20 yıllık bir eşle olgunlaşan hayatı şimdi çok gerilerde. Hâlâ tarihe, müziğe ilgi duyabilmesine, hâlâ dört dilde okuyup yazmaktan zevk alabilmesine rağmen, bir süredir basit, gündelik, çok yüzlü şimdiki hayatın esiri...
“Onu yalnız dünyasında bırakıp evinden ayrılırken yeniden görmeye geleceğimi söylüyorum ısrarla. Çünkü böyle bir sırrı bile asaletle saklayan bu insanın mahkemelerle, davalarla bulutlanan bu günleri geçici.
“Kalıcı olan ve fazlasını öğrenmeye can attığım ise, sır sandığının daha derinlerinde kalanlar. Onun yalnızca Atatürk'le birlikteliği değil, ötesinde, her bir anı dolu dolu yaşanmış hayatı...” (Neyyire Özkan'ın röportajı, Aktüel, 19 Eylûl 1991, sayı:11, ss. 18-24) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2-5.4.2019/192-195)