Mekke'nin fethi, sadece bir şehrin teslim alınması değildi. O gün, insanlığın karanlıktan aydınlığa, şirkin zincirlerinden tevhidin hürriyetine yürüdüğü büyük bir dönüm noktasıydı. Kâbe'nin etrafındaki üç yüz altmış put birer birer devrilirken Allah Resûlü (s.a.v.) Yüce Allah'ın şu müjdesini okuyordu:
"Hak geldi, bâtıl yok olup gitti. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ, 17/81)
Bu ilahî beyan, yalnızca taşlardan yapılmış putların devrildiğini değil, insanlığı esaret altına alan bütün bâtıl düzenlerin de yıkılmaya mahkûm olduğunu ilan ediyordu.
Ancak putlar yalnızca Kâbe'nin çevresinde değildi. Arap yarımadasının dört bir yanında insanlar Allah'tan başkalarına yalvarıyor, kurbanlar kesiyor, onlardan yardım bekliyor ve kaderlerini onların yönettiğine inanıyordu. Bunların en meşhurlarından biri de Uzzâ idi.
Yüce Allah bu sapkınlığı şöyle haber vermektedir:
"Onlar Allah'ı bırakıp birtakım dişi putlara yalvarıyorlar. Gerçekte ise ancak azgın şeytana yalvarmaktadırlar." (Nisâ, 4/117)
Bu ayet, putperestliğin görünen yüzünün taş ve ağaçtan ibaret olmadığını; hakikatte ise insanları Allah'tan uzaklaştıran şeytanî bir düzen olduğunu ortaya koymaktadır.
Mekke'nin fethinden sonra Resûlullah (s.a.v.), İslam'ın önündeki en büyük şirk merkezlerinden biri olan Uzzâ'nın tamamen ortadan kaldırılması için, Allah Resûlü'nün "Seyfullah (Allah'ın Kılıcı)" unvanını verdiği büyük kumandan Hz. Halid b. Velid'i Nakle bölgesine gönderdi. Uzzâ, Cahiliye Araplarının en büyük putlarından biri kabul ediliyor; Kureyş başta olmak üzere birçok kabile ona kurbanlar sunuyor, savaş öncesinde ondan yardım diliyor ve onu Allah'a yaklaştıracak bir ilah zannediyordu.
Hz. Halid ilk gidişinde mabedi yıktı, kutsal kabul edilen ağaçları kesti ve görevin tamamlandığını düşünerek Resûlullah'ın huzuruna döndü.
Efendimiz ona sordu:
"Bir şey gördün mü?"
Hz. Halid:
"Hayır, hiçbir şey görmedim." dedi.
Allah Resûlü buyurdu:
"Öyleyse sen onu henüz ortadan kaldırmadın. Geri dön."
Hz. Halid ikinci defa giderek geride kalan her şeyi yıktı. Tekrar döndüğünde Resûlullah aynı soruyu sordu:
"Bir şey gördün mü?"
Hz. Halid yine:
"Hayır." dedi.
Bunun üzerine Allah Resûlü:
"Sen onu hâlâ ortadan kaldırmadın. Tekrar git." buyurdu.
Hz. Halid üçüncü kez büyük bir kararlılık ve öfkeyle Uzzâ'nın bulunduğu yere yöneldi. Tapınağın bakıcısı korku içinde:
"Ey Uzzâ! Ona bütün gücünü göster!" diye bağırıyordu.
Tam o sırada rivayetlerde anlatıldığı üzere, yıkıntıların arasından saçları darmadağınık, simsiyah, çıplak, yüzüne ve başına toprak saçan korkunç bir dişi varlık ortaya çıktı. Hadis ve siyer âlimleri bunun, insanların Uzzâ diye kutsadığı putun arkasına sığınan ve onları şirkle aldatan şeytanî bir cin olduğunu ifade etmişlerdir.
Hz. Halid en küçük bir tereddüt göstermeden kılıcını çekti ve:
"Ey Uzzâ! Sana inkâr var, sana itaat yok! Ben Allah'ın seni alçalttığını görüyorum."
diyerek üzerine yürüdü ve onu etkisiz hâle getirdi. Ardından görevini tamamlayarak Resûlullah'ın huzuruna döndü.
Hz. Halid olanları anlatınca Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"İşte o Uzzâ idi. Artık beldenizde ona ebediyen tapılmayacaktır."
Bu hadise, şirkin arkasında çoğu zaman şeytanın ve onun vesveselerine uyan cinlerin bulunduğunu göstermektedir. Allah'ın izin vermediği hiçbir şeye güç yetiremeseler de, şeytan ve onun yolundan giden cinler insanları tevhidden uzaklaştırmak ve şirki cazip göstermek için türlü aldatmalara başvururlar. Bu sebeple tarih boyunca bazı insanlar putlardan, falcılardan, kâhinlerden, muskacılardan, türbelerden veya Allah'tan başka varlıklardan medet umduklarında bazı isteklerinin gerçekleştiğini zannetmiş ve bu aldanış onları bâtıl inançlarına daha da bağlamıştır. Oysa gerçek fayda da gerçek zarar da yalnızca Allah'ın elindedir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur." (Yûnus, 10/107)
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Gerçek şu ki, benim kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur." (Hicr, 15/42)
Bu sebeple mümin yalnız Rabbine yönelir. Çünkü tevhidin özü şudur:
"Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz." (Fâtiha, 1/5)
İşte Uzzâ'nın yıkılışı, yalnızca taş bir putun değil; şeytanın insanlar üzerindeki büyük aldatmacalarından birinin de yıkılışıydı.
İslam'ın mücadelesi hiçbir zaman yalnızca taşlardan yapılmış putlarla sınırlı olmamıştır. Asıl mücadele, insanın kalbini Allah'tan uzaklaştıran her türlü bâtıl inanç, hurafe ve sahte ilahlara karşı verilmiştir. Çünkü bazen putlar yıkılır; fakat putperestlik farklı isimler ve farklı şekiller altında yaşamaya devam eder.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in putları kırması da aynı hakikatin sembolüdür:
"Derken İbrahim onları paramparça etti. Yalnızca en büyüklerini bıraktı ki, belki ona başvururlar." (Enbiyâ, 21/58)
Hz. İbrahim, baltasını putların üzerine indirirken aslında insanlığın aklına vurulan zincirleri kırıyordu. Çünkü putlar konuşmuyor, işitmiyor, fayda da zarar da veremiyorlardı.
Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurur:
"Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.' diyorlar." (Yûnus, 10/18)
Bugün de aynı mantık farklı isimlerle devam etmiyor mu?
Kimi servetini hayatının ilahı hâline getiriyor.
Kimi makamını...
Kimi şöhretini...
Kimi ideolojisini...
Kimi liderini...
Kimi de nefsinin bitmek tükenmek bilmeyen arzularını...
İşte bunun için Kur'an, insanı sarsan şu soruyu yöneltiyor:
"Hevâsını ilah edineni gördün mü?" (Furkan, 25/43)
Demek ki put, sadece taştan yapılan bir heykel değildir. Allah'ın önüne geçirilen her sevgi, her korku, her bağlılık ve her otorite bir puta dönüşebilir.
Resûlullah (s.a.v.) de ümmeti adına en çok korktuğu tehlikelerden birini şöyle haber vermiştir:
"Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir."
Ashâb-ı kirâm:
"Ey Allah'ın Resûlü! Küçük şirk nedir?" diye sorunca Efendimiz:
"Riyâdır." buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed)
Demek ki bazen insan, putun önünde secde etmese bile insanların övgüsünü Allah'ın rızasının önüne geçirerek farkında olmadan kalbinde başka putlar inşa edebilir.
Allah Teâlâ'nın şu uyarısı ise kıyamete kadar bütün insanlığa yapılmış en büyük ikazlardan biridir:
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları ise dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ, 4/48)
Bu ayet, tevhidin ne kadar büyük bir nimet; şirkin ise ne kadar büyük bir felaket olduğunu göstermektedir.
Bugün Kâbe'nin etrafında Lât yok...
Menât yok...
Uzzâ yok...
Fakat kalplerimizde gizlenen putlar gerçekten yok mu?
Paraya secde eden bir dünya...
Makam uğruna vicdanını satan insanlar...
Menfaat için hakikati gizleyen diller...
Nefsinin arzularını din edinmiş hayatlar...
Allah'tan başkasından medet uman kalpler...
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü şeytan, dün insanları Uzzâ ile aldatıyordu; bugün ise aynı şirki farklı isimler, farklı görüntüler ve farklı yöntemlerle süsleyerek insanların önüne koymaktadır.
Bunun için mümin, her gün imanını yenilemeli, kalbini muhasebe etmeli ve kendisine şu soruyu sormalıdır:
Benim kalbimde Allah'ın önüne geçen herhangi bir put var mı?
Çünkü gerçek fetih, şehirlerin fethi değildir.
Gerçek fetih, kalplerin Allah'a açılmasıdır.
Gerçek zafer, taş putları kırmak değil; gönüllerdeki putları yıkabilmektir.
Hz. Halid'in kılıcı Uzzâ'yı yıktı.
Hz. İbrahim'in baltası putları parçaladı.
Peki biz, kalbimizin derinliklerinde gizlenmiş putları yıkabilecek cesareti gösterebiliyor muyuz?
İşte her müminin kendisine sorması gereken en büyük soru budur.
Rabbimiz bizleri tevhid üzere yaşayan, yalnız O'na kulluk eden, yalnız O'ndan yardım isteyen ve gönlünde Allah'tan başka hiçbir ilaha yer vermeyen kullarından eylesin.
Âmin.