2 Ocak 1492’de Endülüs’ün son Sultanı Ebu Abdullah; Gırnata’da Elhamra Sarayı’nın anahtarlarını Katolik Krallara teslim edince, Talavera ve Ximenes gibi piskoposlar hedeflerine öncelikle dönme dedikleri Müslümanları koydular. Gerçi onlar için Arap, Berberi veya İspanyol olmaları çok da önemli değildi. Bu insanların Müslüman olmaları Engizisyona gitmeleri için yeterli sebepti.
Kraliçe İzabella, Müslümanların ikna yoluyla Hıristiyan olmalarını sağlamak için önce Hernando de Talavera’yı başpiskopos yaptı. Talavera toplantılar düzenleyerek Müslümanlara Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyor, kendine bağlı misyonerlere de Arapça öğrenmelerini tavsiye ediyordu. Böylece Müslümanlar kısa zaman içinde Hıristiyanlaşacaklardı. Fakat tahmin edilen başarı elde edilemeyince, daha sert tedbirler almak üzere 1499 yılında Tuleytula Başpiskoposu Francisco Ximenez de Cisneros göreve getirildi.
Ximenez’in ilk işi Müslümanlara ait kitapları toplatıp yaktırmak oldu. 1501’de çıkarılan Kraliyet Fermanına göre, fakihler ve halk ellerindeki bütün Arapça kitapları teslim etmek zorunda kaldı. Kitapların muhtevası, dini olup olmadığı önemli değildi. Toplanan binlerce kitap Gırnata meydanında halkın gözü önünde yakıldı. Zaten Engizisyon diri diri insanları meydanlarda yakarak cezalandırıyordu. Kendi düşüncelerine göre, bedenini yakarak suçlunun ruhunu arındırmış oluyorlardı. Bu insanlık dışı cezadan kitaplar da nasibini almış, yüzlerce yıllık medeniyet ve ilim hazineleri birkaç saat içinde kül olmuştu.
Bağnaz Katolikler, insanların inançlarını değiştirmek için akla gelmedik yollar deniyorlardı. Engizisyon Mahkemesi devreye girerek yasakları çiğneyen kişilere en ağır cezaları veriyordu. Arapça konuşmak, kitap bulundurmak, eğitim yapmak kesinlikle suçtu. Erkek çocukların sünnet edilmesi, Cuma günü tatil yapılması, kadınların İslami kıyafet giymesi yasaklandı. Hamamlar yıkıldı, cami ve medreseler ile İslami usullere göre kesim yapan mezbahalar kapatıldı.
1524’ten itibaren yeni doğan Müslüman çocuklarının kilisede vaftiz edilme mecburiyeti getirildi. Ramazan’da oruç tuttuğu, domuz eti yemediği, Cuma günü evinde ibadet ettiği, odasında haç bulundurmadığı tesbit edilenler, Engizisyon Mahkemesine sevk ediliyordu. Parasına ve malına el konma, ömür boyu kürek mahkumiyeti ve diri diri yakılarak öldürülme gibi cezalar veriliyordu.
Onlara göre kitaplar da en az inançlı insanlar kadar tehlikeliydi. Her ikisi de içlerindeki bilgiyi dışarıya aktarabilir, başkalarını zehirleyebilirdi. Bu adeta salgın hastalık gibi bulaşmaya başlayınca, artık önünü almak imkansız hale gelebilirdi. Öyleyse bu insanları nasıl cezalandırmak gerekirdi? Zindan, işkence, kürek cezası, idam veya kafasını kesmek çare olabilir miydi? Hayır, hayır! Bunlar sadece cismani cezalardı. Halbuki ruhlarını şeytana satanları farklı şekilde cezalandırmak gerekirdi. Öyleyse bunlara en uygun ceza şuydu:
Kitapları da insanları da YAKMAK! Hem de diri diri YAKMAK!
Avrupa'nın yüz karası Engizisyon, İspanya'daki insan ve kitap katliamını kendine vazife kabul etti. Katoliklere göre, baskıyla Müslüman olan İspanyolların tekrar atalarının dinine dönmeleri gerekiyordu. Bu yüzden başta Kur'an olmak üzere bütün kitaplar toplatılıp yakılmalıydı. Papalık tarafından İspanya Engizisyonuna gözlemci olarak gönderilen rahip Lorenzo, sadece 1481-1517 yılları arasında ülke genelinde 13.000 kişinin diri diri yakılma cezasına mahkum edildiğini tesbit etmişti. 1808'e kadar, 31.912 kişi diri diri, yakılmış, 291.450 kişiye de başka cezalar verilmişti.
İslam dünyasındaki en büyük insan ve kitap katliamını ise, Moğollar yaptı. Zalim Cengiz Han'ın torunu Hülagu, 1258 yılında işgal ettiği Bağdat'ta yüz binlerce kitap ve insanı katletti. Kitapların bir kısmı yakılırken kalanı da nehre atıldı. Dicle nehri bir hafta mürekkep siyahı rengiyle, bir hafta da kan kırmızısıyla aktı. Sadece Müslümanların değil bütün insanlığın ilmi birikimi, paha biçilmez eserleri birkaç hafta içinde yok olup gitti.